Tarih: Çrş Mar 19, 2008 2:01 am Mesaj konusu: ÇanakKale'de zafere götüren büyük ruh
Çanakkale savaşın en şiddetli anları... Rumeli Mecidiye Tabyasının Komutanı Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey emrindeki subay ve erlere maneviyatlarını artıracak şu telkinlerde bulunur:
Müttefikler muhteşem donanmalarıyla artık son darbeyi vurmanın hazırlıkları içindedirler. Methal (giriş) tabyaları 19 Şubattan itibaren başlayan bombardımanlarla (zaman zaman karaya küçük birliklerde çıkararak) tahrip edilmiştir. Artık bir sonraki safha olan, hem orta ve geçit bölgesindeki tabyaların susturulması hem de mayın hatlarının temizlenmesini sağlayacak büyük saldırının son hazırlıkları yapılmaktadır. Peki ya İstanbul? Devlet erkanı ve basın ne kadar soğukkanlı görünmeye çalışırsa çalışsın devlet dairelerinin Anadolu’ya taşınması gündemdedir. Dönemin ABD Büyükelçisi Morgenthau her zamanki kibirli ifadeleriyle Talat Paşa’nın Belçika elçiliğinden ödünç alınma otomobili emrinde hazır tuttuğunu yazacaktır. “Çünkü” diyecekti Morgenthau “Müttefik donanmasının şehrin önünde görünmesi durumunda süratli bir çekilmede bulunulabileceğine hiçbir şans tanımıyordu.[i]
Keza, Osmanlı Meclisi 28 Şubat 1915’de muhtemel bir boğaz geçilmesi durumunda neler yapılacağını belirten bazı kararlar almıştı. Şehrin emniyetinin sağlanması için polis müdürlüğüne özel tahsisat ayrılması, Posta Telgraf Telefon işlerinin yeterince sürdürülebilmesi için Macaristan’dan operatör getirtilmesi ve bunun için ek ödenek çıkartılması vs. Bu karar diye yazar Bayur, İstanbul’da düşmana karşı koyma azmini ve aynı zamanda da o sırada Türklerden telefonu işletecek yeterli sayıda fen adamı bulunmadığını gösterir. [ii] Mabeyn Başkatibi Ali Fuat (Türkgeldi) Bey’e göre de İstanbul’un boğaz tahkimatına güven olmadığından Padişah ve haremi Eskişehir’e naklonulacaktı. Bunun için önceden haneler kiralanmaya başlamıştı. Hazine ise Konya’ya gönderilecekti. Beylerbeyi’nde ikamet eden sabık padişah II. Abdülhamid Han ise kendisine yapılan ayrılma teklifini reddetmiş, Mehmed Reşad’a da İstanbul’da kalması gerektiği, bir kere İstanbul’dan ayrılacak olursa geri dönemeyeceğini belirtmişti.[iii] Francois Georgeon’a göre biraderi ve hükümet erkanının 1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethi sırasında ölen son Bizans İmparatoru XI. Konstantin Dragases kadar olamamasına hayıflanacaktır.[iv] Tarihçi Erik Zürcher’de 1915 baharında İtilaf devletlerinin Çanakkale Boğazı’nı geçmesi an meselesiyken İttihat Terakki Cemiyeti’nin savaşa Anadolu’da devam etme kararını verdiğini, işgal halinde Anadolu’nun çeşitli yörelerinde yerel savunma örgütleri kurmaları için bazı subaylara talimatlar yollandığını belirtir. [v]
Peki ya asıl “yenilmez armada”yı karşılayacak olanlar, HMS Queen Elizabeth’ in, HMS Agamemnon’un HMS Inflexible’in ve daha nicelerinin karşısında duracak, devasa mermilerinin ateşi altında dayanacak olanlar ne düşünüyordu dersiniz?
18 Mart’ın en fazla iş düşecek tabyalarından olan ünlü Seyit Onbaşımızın da bulunduğu Rumeli Mecidiye Tabyasının Komutanı Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey özellikle 25 Şubat’tan itibaren methal bataryalar düşüp düşman donanmasına ait gemiler “Karanlık Liman” bölgesinde rahatça dolaşmaya başladığında o kaçınılmaz günün gelip çattığının farkındaydı. Yapacağı en önemli iş ise askerin konsantrasyonunu, zafere olan inancını artırmaktır. Aşağıda Rumeli Mecidiye tabyasında Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’in askerlerine yaptığı konuşmalardan bazı bölümleri okuyacaksınız. Bu konuşmalar 18 Mart Deniz Zaferi’nin kazanılmasında en önemli paya sahip bu tabyadaki genel havayıda yansıtmakta.
“Düşman methalden girmiş bulunuyor. Öyle görülüyor ki pek kısa bir zaman harbe gireceğiz. Methal savaşlarındaki tecrübelere göre, kısa toplardan fayda ummuyorum. Bu nedenle harbi yapacaklar, ancak birinci derecede Anadolu Hamidiye ve Rumeli Mecidiyesi diye anılan 8-9 topu havi 2 gurup ile, ikinci derecede Dardanos ve Mesudiye, üçüncü derecede ise obüsler olacaktır.
Düşmanın Boğaz’dan geçişiyle vatanımız ve İslâmiyet alçalma derecesine düşecek, Boğaz’ın muhafazasında ise elde edilecek kazançlar, milletin şerefini kurtaracağı gibi bütün İslâm aleminin kalplerinde hasıl olacak minnettarlıktan dolayı vicdanî ödül olacak, gazamız Allah ve peygamberi hoşnut edecektir.
Bu ulvi vazifede bulunmamız, kendi liyakat ve iktidarımızla değil, ancak Cenab-ı Hakk’ın bir özel lütfu iledir. Şu tabyaya sahip olmakla dünyanın en bahtiyar adamlarından birisi olduğunuzu bilmenizi isterim. Şimdiye kadar batarya başında bulunmanız vatan, vatan evladı ve İslamiyet’e karşı her zaman kendileri için canımızı fedaya hazır olduğumuzu taahhütten başka bir şey değildir. İşte o gün geldi. Hepimiz birlikte ahit ve yemin edelim![vi]
Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey emrindeki subay ve erlerin maneviyatından emindir artık. O karar gününe çok az bir süre kala bakın askerlerini nasıl tanımlıyor…
“ Bütün erlerde savaş için büyük bir istek vardı. Bu hâli sürdürmek gerekiyordu. Daha evvel de bildirdiğim gibi bölükte namaz kılmayan hiç kimse yoktu. Devamlı telkinlerim neticesi olarak dinî hisleri olgunlaşmıştı. Mânevî güçlerin sarsılmaz duruma gelmesi ise, ancak hakikî din adamlarına dayanarak, Allah’ın istediği şeyleri yaparak olacağına kâni olmuştum. Aşağıda bahsettiğim şekilde uygulamaya koydum:
1. Bugünden itibaren daima abdestli bulunacak ve harbe abdestli olarak başlanacak.
2. Topların dolması için verilecek kumanda ile her toptan sağındaki bir er nöbete çıkacak. Bu suretle 4 er tarafından Ezan-ı Muhammedî okunarak 1. doldurma işi yapılacak.
3. Yeni gelen yedek subay adaylarının medreseden gelen kısmı kendilerine lüzum hasıl oluncaya kadar yüksek sesle tekbir alacaklar. Bir kısmı da Kur’an okuyacaktır. Vazifesini bitiren erler onları kalben izleyeceklerdir. Ateş aralarında ise bütün batarya sesli olarak “tekbir”e katılacaktır.[vii]
18 Mart Zaferinizi tebrik ediyor, tüm şehit ve gazilerimizi rahmetle anıyorum.
Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara;ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle ;bu: bir Avrupalı
Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralyayla beraber bakıyorsun ; Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,
Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
Sonra melundaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor amakı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kala mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
Çünkü tesis-i ilahi o metin istihkam.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun-i beşer;
Bir göğüslerse Hudanın edebi serhaddi;
O benim sun-i bediim, onu çiğnetme dedi.
Asımın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhidi...
Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim gel seni tarihedesem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
Bu, taşındır diyerek Kabeyi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyyayı uzatsan oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddini,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, İslamı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, asara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız